cemal taskiran

işte bunlar hep askerlik. Bitti…

Reblog 16 yorum, Nisan 19, 2014

Haftaya özgürlüğe tekrar kavuşuyorum.

Reblog 6 yorum, Nisan 16, 2014

Sessiz sedasız biten bir yıl daha geçti dün. İyi ki doğdum ben

      Her şeyin standartlara uygun gittiği bir sabah rastgele saate bakıyorsun. Tarih sıradan ama anlamı değil. O an tarihin sana ifade ettiği anlam sadece hayatının bir yılının daha geçip gitmiş olduğu değil, hayatında yaşamak zorunda olduğun bir yılın daha başlangıcı demek oluyor. Üşengeçlik… Bu aralar üzerimden atamadığım ama bir o kadar da sevdiğim huyum. Öyle bir şey ki, yaşamam gereken bir yılın daha başlamış olduğunu düşünmek bile üşendiriyor beni. Ölmek istediğimden değil, saçmalamayın tabi ki intihara meyilli değilim. Üşenmeme sebep olan düşünceler; hala kim hatta ne olduğumu, ne yapmam gerektiğini, hayattan neler istediğimi belirleyememiş olmam. Bütün karamsarlıklar da bunların sonucu işte.

      İşin tezat kısmı ise bütün bu düşüncelere rağmen belki de dünyanın en mutlu insanlarından birisi olmam. Belki de paranoyak bir bireyim, belki de hala olgunluğumu tamamlayamadım, belki de kim olduğumu ben bile bilmiyorum. Mesela yirmi sekizinci yaşına başlayacak bir insan için aile özlemi veya sevgi gibi şeyler pekala önemli olmalı. Peki sorarım ben neden hala bu duyguları tam yoğun şekilde yaşayamıyorum. Ölesiye özleyemiyorum kimseyi, delice sevemiyorum, yıkılır gibi üzülemiyorum. Duygular arasında, arafta kalmak olsa gerek. Koca adam oldu Cemal hala küçük beyinli işte.

      Dün doğum günümmüş, bu sabah fark ettim. Traş olup dişlerimi fırçaladım, Casio F-91W (asker saati)’nden tarihe baktım, doğum günüm geçmiş bile.  Kimisine göre bunu unutmak  insana yakışmayacak bir huy. Brehh.. Siktimin günleri ne zamandan beri bu kadar anlamlı oldu. Kim böldü bu yılları üç yüz altmış beş güne, kim verdi bu günleri bize, kim özel kıldı o günü. Zamanı ne zamandan beri parçalara bölüp hayatımızı bunlarla sınırlandırıyoruz. Amma felsefe yaptım lan. neyse geçmiş gitmiş işte.

 

Reblog 11 yorum, Mart 29, 2014

kalite biraz kötü ama askerde bu kadarı oluyor anca

kalite biraz kötü ama askerde bu kadarı oluyor anca

Reblog 9 yorum, Şubat 23, 2014

     ….ilk sağdan dönünce Selvi Pastanesi’nin önünden geçti, kaldırım taşlarının birleşme noktalarına basmadan sekerek yürüyordu. Birinci masa, ikinci masa, üçüncü masa… Pastanenin kaldırım üstüne atılmış üç masası da boştu. Masaların üzerindeki üç çiçek de sahteydi. Ve ne tesadüftür ki onun burada geçirdiği anıları da ya boştu ya da sahte.
     İlk Seyfi ile oturmuştu burada, okula gitmeden hemen önce, iki taze poğaça bir bardak demi oturmamış çay. Siyah önlüğü vardı, dantelli yakası, beyaz çorapları. Seyfi çirkin bir çocuktu, biraz da gariban. Ama çok severdi onu. Hep yanında olmaya çalışır, poğaçalarını bölüşür, çantasını taşırdı.
     İkinci defa Mustafa ile oturmuştu burada, okuldan kaçtıktan hemen sonra, bir bardak limonata, profiterol. Siyah hırkası vardı, beyaz gömleği, eteğinin altında dizlerine yetişen beyaz çorapları. Mustafa yakışıklı bir çocuktu, fazlasıyla da iyi yürekli. Gözü hep üstündeydi. Çok titrerdi üzerine, her isteği ile ilgilenir elinden geldiğince yardım etmeye çalışırdı. Gönlünü kırmak da istemezdi.
    Üçüncü defa Tayfun ile oturmuştu, üniversite mezuniyetinden hemen sonra, orta şekerli bir Türk kahvesi yanında da uzun sigarası. Siyah bir kazağı vardı, bol paça kot pantolonları. Tayfun buruşuk yüzlü zamanının dışında yaşayan bir adamdı. Okka sesli, yeri geldiğinde sert bakışlı. Ona ait olan bir şeyi ne paylaşabilir ne de kaybetmeyi göze alabilirdi. O yüzden en değerlisiydi.
     Selvi Pastanesin’de hiç iyi anıları olmadı. Hiç bir sevgilisi ile görüşemedi, hiç kaçamak yapamadı, hiç bir yiyecek yada içeceğini başkası ile paylaşamadı. Nitekim sevgilisi zaten hiç olmamıştı. Zaten üniversiteye bile gitmiş olması bir mucizeydi. Kadınlığını yaşayamadı. Seyfi, Mustafa ve Tayfun hep yanındaydı. Kardeşi, abisi ve babası hep yanındaydı.
     Pastanenin kaldırım üstüne atılmış üç masası da boştu. Gözlerini masaların demirleri paslanmış ayaklarına dikerek devam etti yoluna. Az ileride bir bavul, bavulun yanında Ramazan. Gördüğünde yüreğini yerinden çıkaran, omuz çıkıntılarında kanatlar belirten, ayak topuklarını yerden kesen, diline üç yüz altmış beş düğüm atan adam. “Gel” diyordu. “Bir bavul da sana dolduralım, gidebildiğimiz yere yetecek kadar içine düş sığdırılabilen bir bavul.”  Durdu. Elini tuttu “Olur” dedi. ağzından çıkan tek kelime, tek cümle, tek eylem bu oldu.

     ….ilk sağdan dönünce Selvi Pastanesi’nin önünden geçti, kaldırım taşlarının birleşme noktalarına basmadan sekerek yürüyordu. Birinci masa, ikinci masa, üçüncü masa… Pastanenin kaldırım üstüne atılmış üç masası da boştu. Masaların üzerindeki üç çiçek de sahteydi. Ve ne tesadüftür ki onun burada geçirdiği anıları da ya boştu ya da sahte.

     İlk Seyfi ile oturmuştu burada, okula gitmeden hemen önce, iki taze poğaça bir bardak demi oturmamış çay. Siyah önlüğü vardı, dantelli yakası, beyaz çorapları. Seyfi çirkin bir çocuktu, biraz da gariban. Ama çok severdi onu. Hep yanında olmaya çalışır, poğaçalarını bölüşür, çantasını taşırdı.

     İkinci defa Mustafa ile oturmuştu burada, okuldan kaçtıktan hemen sonra, bir bardak limonata, profiterol. Siyah hırkası vardı, beyaz gömleği, eteğinin altında dizlerine yetişen beyaz çorapları. Mustafa yakışıklı bir çocuktu, fazlasıyla da iyi yürekli. Gözü hep üstündeydi. Çok titrerdi üzerine, her isteği ile ilgilenir elinden geldiğince yardım etmeye çalışırdı. Gönlünü kırmak da istemezdi.

    Üçüncü defa Tayfun ile oturmuştu, üniversite mezuniyetinden hemen sonra, orta şekerli bir Türk kahvesi yanında da uzun sigarası. Siyah bir kazağı vardı, bol paça kot pantolonları. Tayfun buruşuk yüzlü zamanının dışında yaşayan bir adamdı. Okka sesli, yeri geldiğinde sert bakışlı. Ona ait olan bir şeyi ne paylaşabilir ne de kaybetmeyi göze alabilirdi. O yüzden en değerlisiydi.

     Selvi Pastanesin’de hiç iyi anıları olmadı. Hiç bir sevgilisi ile görüşemedi, hiç kaçamak yapamadı, hiç bir yiyecek yada içeceğini başkası ile paylaşamadı. Nitekim sevgilisi zaten hiç olmamıştı. Zaten üniversiteye bile gitmiş olması bir mucizeydi. Kadınlığını yaşayamadı. Seyfi, Mustafa ve Tayfun hep yanındaydı. Kardeşi, abisi ve babası hep yanındaydı.

     Pastanenin kaldırım üstüne atılmış üç masası da boştu. Gözlerini masaların demirleri paslanmış ayaklarına dikerek devam etti yoluna. Az ileride bir bavul, bavulun yanında Ramazan. Gördüğünde yüreğini yerinden çıkaran, omuz çıkıntılarında kanatlar belirten, ayak topuklarını yerden kesen, diline üç yüz altmış beş düğüm atan adam. “Gel” diyordu. “Bir bavul da sana dolduralım, gidebildiğimiz yere yetecek kadar içine düş sığdırılabilen bir bavul.”  Durdu. Elini tuttu “Olur” dedi. ağzından çıkan tek kelime, tek cümle, tek eylem bu oldu.

Reblog 7 yorum, Kasım 5, 2013

     İlk analog fotoğraf makinesi deneyimim tam bir fiyasko ile sonuçlandı :) 36 pozluk bir filmden sadece 25 fotoğraf çıktı bunlardan da sadece 7-8 tanesi işe yaradı. Işık ayarını tamamen kavramak lazım, karanlık ortamlarda değerleri yanlış kullanıyorum. Ayrıca EXA 1a’daki ters ayna olayı da ufuk çizgisi ayarlamalarında tamamen işkence oldu.

Reblog 26 yorum, Kasım 3, 2013

Askere gidiyorum arkadaşlar.

Eğitim birliği

1 İNCİ MOT.P.TUG. KH. VE KH.BL. / SAKARYA MERKEZ /SAKARYA

Esas birlik

1 İNCİ MOT.P.TUG.K.YRD.LIĞI TOP.TB. KH. VE KH.HİZ.BL. /SAKARYA ADAPAZARI /SAKARYA

Sevk tarihi: 07/112013

Reblog 22 yorum, Ekim 26, 2013

Gözün Görmediğini gönül yok sayıyor

     Altı yaşıma kadar Diyarbakır’daydım. Sonraları Istanbul’a göç ettik. Önce yaz tatillerinde köye gidiyorduk sonraları iki, üç senede bir gitmeye başladık ve en son hatırladığım neredeyse on yıldır köye gitmemis olduğum. Bir halamlar var orda bir de dedem. Daha doğrusu halam ilçede ama dedem köyde. Yani bizden orada kalan tek kişi. Altı yaşıma ve gittiğim her yaz tatillerine kadar onlarca torunundan çok severdi beni. Ve bunu açık saçık da belli ederdi. E o zamanlar çocuktum, sevgimi hiç gösteremedim. Ama dedem hep oralardaydı. Bir tek geçen sene niyetlendim gidip görmeye, onda da önce maddi sonra da ailevi sorunlar yoluma engel oldu. Gidemedim.

     Iki gün önce, kahvalti yapıyoruz, çay, yeni kestigimiz kurbanin kavurması bir de dunden kalan sarmaları salçalı suda ısıtmış annem. “Sabah dedenle bayramlaştım, beni telefonda unuttu başkaları ile sohbet etmeye başladı, bende kapattım” dedi annem. Bir kaç gülüş ile dedemin yaşlılığı üzerinden espriler  yapıyorduk. Sonra telefon çaldı. Babam. “Kali mardo ha” dedi. Bilmeyenler için bu Türkçe’de “Dede öldü” demek oluyor. Babamın sesinde ne ufak bir titreme ne de hüzün vardı.

     Duraksadim önce. Üzülmem gerekiyordu. Hem de çok fazla üzülmem. Olmadı. Belki babamın huylarının bana geçişinin etkilerinden birisidir buda. Üzülmedim. O an ölüm saçma bir şekilde anlamsız geldi. Hatta üzerine bir de espri patlattım. Gülümsedi annem ve kardeşim, gerçi gülümseme değil tebessum diyelim ona. Ama içimden hep “Neden üzülmüyorsun lan? Niye hiç bir şey hissetmiyorsun? Ne biçim adam oldun lan sen Cemal” dedim. Anlayacağınız dedem gitmişti ama giderken galiba benim ve babamın bir kaç insani duygusunu da götürmüştü. Kendi uzerimden insanın nasıl duygusuzlasip insanlıktan cikabilirliğini test ediyorum. Ve her yeni olayda yeniden keşfediyorum. Duygularını yitiren adama “Merhaba” deyin. Çünkü o şu halde bile çay içip sigara yakıyor.

Reblog 14 yorum, Ekim 20, 2013

İş başına #suluboya

İş başına #suluboya

Reblog 8 yorum, Ekim 11, 2013

Ömür.

karakterkahvesi:

"Ne zamandı?" diye sordum önce, merak etmiştim sürekli unutup duruyordum bir yandan da. 88’ in Ekim’iydi dedi. Çok yağmur yağmış, öyle çok yağmış ki gök delindi diye düşünmüşler. 

Bir sepet yumurtaya gittim ben dedi sonra. Halam annesiyle pazardan tanışıyormuş yoğurt, yumurta satıp beş çocuğunu yetiştirmeye çalışıyormuş annesi bir başına. Sonra tanışıklıklar ilerledi, istemeye geldiklerinde 18 yaşındaydım, bir şey bilmiyordum fazla. Yakışıklıydı da şimdi, hakkını vermek lazım. Onca yağmurun altında evleniverdik.

Ne öğrendiysem ondan öğrendim, tek taraflı olmadı ama hiç. Bir o kadar da ben öğrettim ona, ne varsa ceplerimize boşalttık ortaya ve onlardan bunu inşa ettik beraber. Ezildiğini hissettiğimde ardında durdum hep, o zaten beni kollamaktan hiç vazgeçmedi. 

 ”Hiç sıkıldın mı?” Diye soracak oldum. Fırsatımız olmadı ki, hep bir şeylerle uğraşıyorduk. Evimizi almaya çalıştık, bir arabamız olsun dedik sonra. Çocuklar olunca seyahat zor olmaya başladı dolmuşlarla, malum köylere doğru düzgün araba gitmiyor. Çok iyi hatırlıyorum elimizde koca valizler, kucağımızda çocuklar yağmurun altında ıslana ıslana araba beklediğimizi. Islanmış bahçelerden tüm o şeylerle yola inmeye çalışmayı saymıyorum bile. Dediğim gibi, fırsat bulamadık sıkılmaya hoş fırsat bulmuş olsak da sıkılır mıydık bilmiyorum. Şu sıralar fırsatını bulmuş gibiyiz mesela ama varlığının bana hissettirdiğine öyle çok alışmışım ki, bir şey hissetmiyormuş gibi görünse de en ufak hastalığı aklımı başımdan almaya yetiyor. Tabi her zaman şefkat olmuyor hissettiğini yansıtmanın yolu, çoğu zaman kendine dikkat etmediği için o hasta haline aldırmadan bağırıp duruyorum. Ben bağırsam dahi o ne demek istediğimi biliyor, ağzını bile açmıyor.

"Bir keresinde bırakıp gitmiştin sanırım" dedim. Ah evet, nasıl yaptım ben bile bilmiyorum şuan. Yine de çok uzaklaşamamışım, bırakıp gittiğim yer canla başla çalışıp didinerek aldığımız evimizin bir odasına saklanmıştım. Sonra gelip beni aldı. O kadar, başka da bir şey olmadı. Onca yıl içinde bir kere bile bana sesini yükseltmedi. Öyle oldu işte bir baktım 25 yıl olmuş biz evleneli. Hala dün evlendik gibi, bir şeyin bittiği de yok. 

Anladım anne deyip bu küçük sorularıma sabırla yanıt verdiği için teşekkür ettim, bunları sormadan önce de evlilik yıl dönümlerini kutlamıştım. Oldum olası babamın anneme bakışı hiç değişmedi, ben pek yanlarında kalamadım ama her gidişimde her şeyin aynı kaldığını gördüm. Bir insanla bir ömür geçirmenin hayalini kuruyorum, sadece yakın bir örnekten gerçekte neye benzediğini öğrenmek istedim. İyi ki o yakışıklı delikanlıya benziyorum. O adam anneme aradan 50 yıl dahi geçmiş olsa aynı içtenlikle bakacak biliyorum. Ben de kadınıma hissettiklerimi aynı güzellikte aktaracağım, belki bir bakış ya da bir sarılmayla.
Küçük sorunlara takılıp kendinizi tüketmeyin, insanlar arkalarında güzel 25 yıllar bırakmalı. Zamanımız biz istediğimiz müddetçe uzun.

Dostlukla.

Reblog Reblogged from karakterkahvesi, 17 yorum, Ekim 7, 2013